“`html
Yazar Rauf Hamdi Salacaklı ile Siyah Beyaz Yayınevi’nden yayımlanan “Kafka’nın Kayıp Mektupları” adlı eseri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.
– Rauf Bey, müsaadenizle sorularıma kitaba açılış sayfasından başlayarak yöneltiyorum. İlk sayfada “Hayat, Tanrı’nın; roman, yazarın kurgusudur” ifadesini kullanarak neyi kastettiniz? Tanrı’ya yaklaşmayı mı, yoksa ondan bir şey geri almayı mı hedeflediniz?
Bu soruya yanıt vermeden önce, yazın dünyasının güç ve derinliğini hatırlatmak istiyorum. Yazarlık, yalnızca kelimeleri dizmekle başlamaz; çok daha derin bir anlam taşır ve yaşam tecrübeleriyle şekillenir. Yazın hayatına adım atmak, kişisel bir yolculuktur; zamanla değişir ve dönüşür. İnsan, yaşadığı anların öncesinde birikim barındırır; ve bir bakış, unutulmuş anılarınız gibi cebinizde kalır. Kelimeler, yalnızca yüzeyde kalan ifadeler değil, ruhun derinliklerindeki acıları, sevinçleri yansıtan birer aynadır. Yazı, sıradan bir eylem olmaktan fazlasıdır; içsel bir yolculuk, bekleyişin ve sabrın meyvesidir.
Gün gelir, içsel bir hazır oluş hissiyle o koltuğa oturursunuz. Kalem tamamen bir güç haline gelir. Hangi kurgunun, hangi karakterin hikayesini yazacağınız tamamen sizin elinizdedir. Beğenmediğiniz bir cümle, yaşamdan bir kesiti silmek gibidir; yeni bir cümle, yeni bir yolculuğun başlangıcıdır.
İçsel bir acıyı ya da mutluluğu bir virgülle yeniden şekillendirebilir; geçmişin hatıralarını zenginleştiren unsurlar yaratabilirsiniz. Bir anı, ilk karla karşılaşan bir çocuğun heyecanı kadar parlak, ya da bir acıyı bir çınarın köklerinde hissedilen derin bir fırtına gibi yoğun yaratabilirsiniz. Aşkın yönünü, zamanı ve mekanı aşan bir hayal gücü ile yeniden kurgulamak yazar için en tehlikeli ama aynı zamanda en cazip süreçlerden birisidir.
Burada durduğumuzda, aslında birbirimizi anlamak için kalemimizin ucuyla hayatlar inşa ettiğimizi anlamalıyız. Tanrı da benzer bir süreci yürütüyor olabilir; bizler Tanrı’nın yazdığı, bize ait olan hikayendez burada yürüyen gözlemcileriz. Kendi kaderimizde hangi adımları atacağımızı, hangi anların içinden geçeceğimizi bilmeden yürümeye devam ederiz. O yüzden kitabımız çoktan yazılmıştır; Tanrı’nın kalemindeki mavi mürekkebin kullanıldığı ve yazısının çoktan kurgulandığı gerçeğiyle yüzleşiriz.
– Peki, bu kitabı kaleme alırken sizi en çok zorlayan unsur neydi? Kafka gibi önemli bir figürün izinden mi gitmek, yoksa Milena’nın suskunluğunu yansıtabilmek mi?
Kafka’nın ardında yürümek hiç de zorlayıcı değildi; beni en çok zorlayan şey, Milena’nın sesini duyurabilmek arzusuydu. Çünkü Kafka sürekli bir yoğunlukla yazarken; Milena, derin bir sessizlik içinde kalıyor. Bu eserle ona bir ifade biçimi sunmak; gözyaşları, özlemleri, kadın olmanın getirdiği zorlukları aktarmak istedim. Milena, geçmişin gölgesinde kaybolmuşken; ona yankı olabilecek bir ses sunmaya çalıştım.
Yazar olarak oluşum sürecimi çok iyi hatırlıyorum: 23 Temmuz 2015’te, Prag’da Kafka Müzesi önündeydim. İçime aniden oluşan bir fikir düştü; yazar olmak, çoğu zaman bir çağrıyı takip etmek gibidir.
– Yarım kalmış bir aşkın ve ulaşılamayan bir mektubun hikayesi romanda derin bir hüzün barındırıyor. Sizce insanı en çok yaralayan şey kayıp mı, yoksa tamamlanamamış olan mıdır?
Kayıplar insanı yaralar, ancak bunun bir sonu vardır; yas tutarsınız, içsel bir kapanış yaşarsınız. Ancak tamamlanamamış olan, süregeldiği müddetçe ve belirsizlik barındırdığı için çok daha derin bir sızı oluşturur. Yarım kalan, bir boşluk hissi yaratırken; kayıplar ise kapısı kapanmış bir hikaye gibidir. İşte bu yüzden insanı gerçek manada yaralayan kaybetmek değil; kaybettiklerimizi tamamlayamayışımızdır.
– Prag’ın sisli sokakları, okurlarınızı unutulmuş bir aşka davet ediyor. Unutulmuş bir aşk gerçekten sona eriyor mu, yoksa yalnızca hatırlanmayı mı bekliyor?
Prag, derin bir anlamın ve hatıranın dolusunu barındıran bir şehirdir. Hatırlamak ve unuttuğumuz şeyleri yeniden canlandırmak adına zaman zaman unutturuyormuş gibi görünse de; aslında her şeyin özünde hatırlanmayı bekleyen bir aşk vardır. Çünkü gerçek aşk, belki de yalnızca biçim değiştirir.
– Son olarak, okurlarınıza neler söylemek istersiniz?
Sevgili okurlarım, yazma eylemi ve edebiyat sürekli bir savaş alanıdır. Yazarlar kelimelerin peşinde koşarak, yüreklerinden gelen duyguları kağıda dökmeye çalışırlar. Edebiyatın hayat boyu süren bir varlığı vardır. İçten ve kalpten dökülen bu sözler, insanın ruh halini ve içsel mücadelelerini aydınlatmak için var olurlar.
Özetle, yeni yazarlara destek vermek ve onların eserlerine cesaretle yaklaşmak önemlidir. Her yeni kelime, taşıdığı potansiyelle birlikte geleceğin su yüzüne çıkmasını bekleyen bir tohum gibidir. Unutmayalım ki, edebiyat sabırla filizlenen ve zamanın ötesine uzanan bir yolculuktur.
“`